Ayşe Nur Tekçe
Sıkılmadan, Yorulmadan, Beklemeden Büyüyen Çocuklar
“Çocuğum okula gitmek istemiyor, okulu mu değiştirmeliyim?”,
“Çocuğum ödev yapmak istemiyor, zorlamalı mıyım yoksa serbest mi bırakmalıyım?”,
“Bizim için akademik hayat ve puanlar önemli değilken çocuğumuzu neye maruz
bırakıyoruz?”
ya da
“Evde yardımcımız var, ebeveyn olarak biz kendi eşyalarımızı toplamıyorken çocuktan bunu
nasıl bekliyoruz?”
ve daha fazlası…
Son zamanlarda özellikle ilkokul çağı çocuklarının anne babalarından sıklıkla duyduğumuz
sorular bunlar. Tüm bu sorular oldukça kıymetli ve anlaşılır olmakla birlikte, cevapları
çocuğun hayatı nasıl algılayacağı ve sorun çözme becerilerini nasıl geliştireceği konusunda
önemli rol oynuyor.
Çocuklarımızla ilgili beklentilerimiz, daha onları dünyaya getirmeyi hayal etmeye, çocuk
sahibi olma fikrini düşünmeye başladığımız andan itibaren şekilleniyor. Cinsiyetini hayal
ediyor; kime benzeyeceğini, göz renginin, saç renginin nasıl olacağını, kime düşkün
olacağını ve hatta hangi okullarda okuyup hangi mesleği seçeceğine dair varsayımlar
geliştiriyoruz. Tüm bunlar sürecin doğal bir parçası olmakla birlikte, ebeveyn-çocuk ilişkisini
şekillendiren unsurların başında geliyor. Yüksek beklentiler, çocuklarda (ve hatta yetişkinlik
döneminde de süregelen şekilde) sürekli bir yetersizlik hali, mükemmeliyetçilik, devam eden
bedensel semptomlar (karın ağrısı, mide sorunları, deri hastalıkları vb.) ve kaygı bozukluğu
gibi sorunlara yol açabiliyor. Peki ya hiç sorumluluk yüklenmeyen, hiçbir başarı beklenmeyen
çocuklara ne oluyor?
İlk etapta çocuk ve ebeveyn ilişkisini bu bağlamda ele almakla başlayalım. Böyle
durumlarda, ebeveynin çocuktan beklentisini en aza indiren sebeplerin başında çatışmadan
kaçış geliyor. Birçok anne baba, çocuğun kendilerine yöneltebileceği öfke karşısında sağlam
duramamaktan endişe edip, farkında olmadan çocukların her istediğini yapmaya çalışıyor.
Israr, ajitasyon, öfke (hatta bazen saldırganlık) ve üzüntü, anne baba için dayanması zor
duygular olarak ortaya çıkıyor. Böylelikle her istediği yapılmaya çalışılan çocuklar evde
oldukça uyumlu ve keyifli görünürken, otoritenin daha yoğun olduğu okullarda sorunlar
yaşayabiliyor. Bu durum, bazı ebeveynler için endişe verici olsa da bazı ebeveynlerde
otoriteye karşı öfke yaratabiliyor. Böylelikle çocuk, yaşanan olaylara anlam yüklemekten ve
gelişip dönüşmekten alıkonularak oradan oraya sürükleniyor ve kuvvetle muhtemel aynı
zorlukları yaşamaya devam ediyor.
Anne baba olmaya karar verdiğimiz andan itibaren en büyük sorumluluklarımızın başında,
bebeğimize hayatı öğretmek geliyor. Yetişkin olarak en iyi bildiğimiz şey, hayatın her zaman
evdeki kadar konforlu olmadığı. Bizler artık onu destekleyemediğimizde ve yanında
olamadığımızda da sorunlarla baş edebilecek, ayakları üzerinde sağlam durabilecek
çocuklar yetiştirebilmek büyük önem taşıyor. Çocuğu hayal kırıklığına hazırlamamak, hiçbir
sorumluluk yüklememek ve beklentiyi en aza indirmek; bir taraftan çocuğun engellerle baş
etme stratejilerini öğrenmesini engellerken, diğer taraftan kendi yeteneklerini, becerilerini ve
güçlü yönlerini keşfetmesini olanaksız kılıyor. Böylelikle haz odaklı, olumsuza tahammülü
düşük, zorluklarla karşılaştığında ne yapması gerektiğini öngöremeyen ve zorluklardan
kaçan çocuklar yetiştirmiş oluyoruz. Çocuklar stresle başa çıkamadıkları ve duygusal
anlamda olgunlaşamadıkları için ekranın yatıştırıcı etkisine bağımlı hâle gelebiliyorlar. Ayrıca
kendi üzerine düşünme, eksilerini ve artılarını fark etme ve farkındalık kazanma
yolculuğunun önünde büyük bir engel oluşuyor.
Örneğin, çocuğun piyano kursuna gitmeye başladığını düşünelim. Bir parçayı öğrenmeden
önce test edilen kulaklar, yapılan egzersizler, sıkıcı dersler, uzun saatler, ezberler, ekrandan
ayrı geçirilen dakikalar… Tek bir parçayı çıkarabilmek için gereken bu emeği verebilmek
adına, öncesinde farklı alanlarda bunu prova etmek, bunlara dayanabileceğini bilmek ve
hatta dayandıktan sonrasının ne kadar keyifli olabildiğini tatmış olmak gerekir. Mükemmel bir
yemek, tarifi yalnızca bir kez okunduktan sonra yapılmaz. Başarı, öncesinde mutlaka hayal
kırıklıklarına, başarısızlıklara ve zorluklara sahiptir. Çocuklar ve nihayetinde toplumu
şekillendirecek olan yetişkinler, önce evde sıkılmayı ve olumsuza tahammül etmeyi
öğrendikleri müddetçe hayatta var olabilir ve kendilerini keşfedebilirler.
Kişi ne kadar çok şeye sahip olursa, üretme ihtiyacı o kadar azalır ve ruhsal tembellik başlar.
Ebeveynler tarafından sorumluluk verilmeyen, sınır konulmayan çocukların herhangi bir
alanda başarılı olmasını beklemek zor olur. Çocuk, öğrenmeye karşı motivasyonunu yitirir.
Bu durum yaşamın anlam kaybetmesine, çocuğun kendini kaybolmuş hissetmesine ve
beraberinde depresif belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur.
Sonuç olarak, bizler yetişkin olarak kendi sorumluluklarımızı alıp—zaten dış işleriyle
ilgilenirken kendi yatak odamızı toplamıyor olsak bile—nesil farkını göz önünde bulundurmak
ve çocuğun kendi alanına sahip çıkması için ona fırsat tanımak, çocuğun ruhsal gelişimini
oldukça destekleyici olacaktır.
Ayşe Nur TEKÇE